Zifir’den Uğur Çıkrıkçılı, Oslo’da düzenlenen Inferno Metal Festival üzerinden heavy metal kültürünün yalnızca sahne performanslarıyla değil; konferansları, tartışma alanları ve kapsayıcı etkinlikleriyle nasıl çok katmanlı bir yapıya dönüştüğünü ele alıyor.
Oslo’da 2001 yılından bu yana, Paskalya’nın o dini ve ritüelistik atmosferine bilinçli bir 'estetik karanlık' eşlik ediyor. O tarihlerde tatil için şehirde bulunan bir arkadaşımın, 'Paskalya’da neden bu kadar çok metalci sokaklarda, anlam veremedim' diyerek şaşırdığı bu durumun müsebbibi, şehrin farklı noktalarına yayılan Inferno Metal Festivali.

Yazının başlığı için bir festivalden daha fazlasını seçtim; çünkü karşımızda alışılagelmiş metal müzik organizasyonlarından çok daha farklı bir yapı var. Dört günlük konser maratonundan iki gün önce başlayan müzik konferansları serisi, festival boyunca da devam etti. Bu iki ayağı birbirinden ayırıyorum; zira Rockefeller, John Dee ve Kniven gibi şehrin çeşitli mekanlarına yayılan konserlerin aksine, konferanslar Clarion Hotel The Hub’da merkezileşmişti. Bu ortamı, aşina olduğumuz bilimsel kongrelerin yapıldığı otel atmosferine benzetebiliriz. Toplantılar, sergiler ve açık artırmaların yanı sıra, katılımcıların aynı otelde konaklayıp sosyalleşmesi, kaynaşmayı oldukça kolaylaştıran, keyifli ve dinamik bir ortam yaratmış.

Endüstrinin Nabzı: Söyleşiler ve Tartışmalar
Söyleşiler, festivalin omurgasını oluşturuyordu. Üretimlerin hızla tüketildiği ve bir ölçüde yozlaştığı günümüz müzik ikliminde, Heavy Metal kültürünün bu süreçten etkilenmesi elbette kaçınılmaz. Bu noktada festival, serbest piyasa ekonomisinin dayattığı gerçekleri dert edinen ve sektörün yapısal sorunlarına neşter vuran oturumlara ev sahipliği yaptı. Tartışılan konular arasında; showcase festivaller ve grup ilişkileri, bağımsız plak şirketlerinin yönetimsel zorlukları, kur dalgalanmalarının yarattığı ekonomik darboğaz ve kırılgan organizasyon yapıları öne çıkıyordu. Ayrıca kadınların ve azınlıkların müzikteki rolleri ile endüstrideki paradigma değişimleri, üzerinde durulan en kritik başlıklardı.
Kendi alanında yetkin isimleri dinlemek zihin açıcıyken, ülkemizden isimlerin bu platformda aktif rol alması umut vericiydi. Taner Öztunbul, 'Kur Çatışması' oturumunda moderatörlük üstlenirken; Bosphorus Fest’ten İbrahim Karakurt da bir başka oturumda kendi organizasyonlarını tanıtma fırsatı buldu. Türkiye’nin bu tür uluslararası platformlarda varlık göstermesi ve müzik piyasasına dair söz sahibi olması şüphesiz çok değerli. Öte yandan Bosphorus Fest’in, tekne gezisinden konferans yapısına kadar Inferno’nun butik bir izdüşümü gibi tasarlanmış olması dikkat çekiciydi. Bu model, ülkemizdeki genç dinleyiciler için hem düşünsel hem de sosyal açıdan geliştirici bir potansiyel taşıyor.
Morbid Angel ve Incantation gibi devlerden tanıdığımız Charlie Koryn’in davul, benim de izleme fırsatı bulduğum Mayhem üyeleri Teloc ve Ghul’un ise gitar workshopları büyük ilgi topladı. Bu oturumlar, sahnede gördüğümüz o devasa 'persona'ların ardında ne kadar farklı kişilik yapılarının ve derinlikli düşünme biçimlerinin yattığını kanıtlayan, oldukça samimi buluşmalardı.

Festivalin bir diğer dikkat çekici yönü, heavy metalin yerleşik eril ve seksist imajına meydan okuyan şovlara yer vermesiydi. Drag Music Yarışması, tombala gecesi ve Metal Music Fashion Show; eğlendirici olmalarının ötesinde, türün içinde genellikle görmezden gelinen bir gerçekliği cesurca sahneye taşıdı. Öte yandan, daha önce çeşitli vesilelerle iletişim kurduğum queer sanatçı Kim Diaz Holm’un ve pek çok farklı ismin eserlerinden oluşan sergiler, festival boyunca The Hub salonlarında ziyaretçilere açıktı. Sanatın farklı disiplinlerini metal kültürüyle harmanlayan bu seçki, organizasyonun kapsayıcı vizyonunu tamamlıyordu.

Sahne Performansları: Beklenenler, Keşifler, Sürprizler ve Kişisel Anlar
Üzerine konuşulacak çok konu olsa da yazının kapsamı gereği biraz da performanslara ve gruplara değinmek istiyorum. Ana gruplar olan Cult of Luna, Mayhem, Enslaved ve Deicide’ın rüştünü ispatlamış isimler oldukları aşikâr. Bu noktada Cult of Luna, festival kadrosundaki varlığı başta eleştirilse de sergilediği performansla tüm bu soru işaretlerini gidermeyi başardı. Birkaç hafta önce 'Death Over Europe' turnesi kapsamında izlediğim Mayhem ise; kariyerlerinin farklı dönemlerinden seçtikleri etkileyici setlist ile beklentileri fazlasıyla karşıladı. Necrobutcher’ın her zamankinden daha az 'huzursuz' tavrı, seyirciyle olan etkileşimine de olumlu yansıyordu.

Burada Ghul için ayrı bir parantez açmak gerekiyor: Mayhem mesaisinin yanı sıra The Kovenant ile ilk kez sahneye çıkan müzisyen, Nagash’ın kompleks bestelerine kısa sürede adapte olarak rüştünü ispatladı ve saygı duyulması gereken bir gitarist olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Yakın zamanda Türkiye’deki dinleyicilerle de buluşan Galder, Dimmu Borgir’den ayrılma kararının ne kadar yerinde olduğunu projesi Old Man’s Child ile sergilediği performansla kanıtlıyordu. Dimmu Borgir sahnesinde, özellikle son dönemde Shagrath kadar olmasa da devleşen ve öne çıkan bir gitarist profili çiziyordu (En azından geçen yılki Wacken performansında benim edindiğim izlenim bu yöndeydi). 'Towards the Eternity' ve 'Born of the Flickering' gibi kült eserleri benim gibi ilk kez canlı dinleme şansı bulanlar için bu konserin oldukça özel bir deneyime dönüştüğünü tahmin ediyorum.

Samael, Primordial, The Kovenant ve Der Weg Einer Freiheit beklendiği gibi yüksek formdaydı; ancak 'başaltı' grupların tartışmasız galibi, son yılların parlayan yıldızı Bambergli Kanonenfieber oldu. Daha bir hafta önce kendi festivallerinde Vader ve Kataklysm ile Bavyera’yı sallayan grup; güçlü sound’u, teatral yetenekleri ve alev gösterileriyle Oslo’yu adeta I. Dünya Savaşı cephesine çevirdi. Özellikle 'Die Fastnacht in der Hölle' parçasında grup ve seyirci etkileşimi bambaşka bir boyuta ulaştı.

İzlandalı genç yeteneklerden oluşan Mùr; Devin Townsend Project’ten Opeth’e, oradan Neurosis’e uzanan geniş bir yelpazede müzikal bir ziyafet sundu. Vokalistlerinin keytar kullanımı ise bestelere ayrı bir derinlik katıyordu. Öte yandan Whoredom Rife’ın performansı zihnimde çok ayrı bir yere oturdu. Kapalı alanlarda genellikle kulak tıkacı kullanırım ancak *'Beyond the Skies of God'*ı o kadar iyi çalıyorlardı ki, şarkının ortasında tıkaçları çıkarıp o anı çıplak kulakla deneyimlemek istedim. Sanırım yalnız değildim; zira büyük bir kitle sahne önüne yığılmış, vokalist K.R. bariyerlere inerek seyirciyle tek vücut halinde parçayı bitirmişti. Belki 'asla unutulmaz' etiketini yapıştırmak için erkendi ama o anki auranın, müziğin kitleler üzerindeki anlık etkisinin ve topluca geçilen o kısa vecd halinin uzun süre hafızamda kalacağını söyleyebilirim.

Yeni keşiflere açık olanlar için ise Morax grubunu önerebilirim. Daha önce Zifir’de de yer verdiğimiz, aslında Remi’nin bir 'one-man-project'i olan Morax, doğru müzisyenlerle paylaşıldığında sahnede devleşen bir yapıya bürünüyor. Karşınızda Uli Jon Roth ve Andy La Rocque karışımı genç bir müzikal zekâ var; o kısa performansı bile kulağınızın pasını silmeye yetiyor.
Yazıda bahsettiğim grupların bir kısmına, İlksen Mavituna ile birlikte hazırladığımız Zifir’de daha önce değinmiştik. Çok daha fazlasını keşfetmek için her Pazar gecesi saat 23.00’te yayındayız. Metal müzik kültürü üzerine bir başka yazıda görüşmek üzere.
More Than Just a Dark Festival at Easter: INFERNO
In Oslo, since 2001, the religious and ritualistic atmosphere of Easter has been accompanied by a deliberate ‘aesthetic darkness’. The reason behind this situation—which left a friend of mine, who was in town on holiday at the time, puzzled, remarking, “I couldn’t make sense of why there were so many metalheads on the streets at Easter”—is the Inferno Metal Festival, which spreads across various parts of the city.
I chose the phrase “more than just a festival” for the title of this piece because what we have here is a structure quite different from the usual metal music events.
More Than Just a Festival: Conferences and Common Ground
The music conferences, which begin two days before the four-day concert marathon, continue throughout the festival. It is possible to distinguish these two elements: whereas the concerts are spread across venues such as Rockefeller, John Dee and Kniven, the conferences are centralised at the Clarion Hotel The Hub.
We could liken this atmosphere to that of a hotel hosting a scientific conference. Alongside meetings, exhibitions, and auctions, the fact that participants stay and socialise in the same hotel creates a dynamic environment that facilitates organic interaction.
The Pulse of the Industry: Talks and Discussions
Talks form the backbone of the festival. In today’s music climate, where productions are rapidly consumed and, to some extent, have become devalued, it is impossible for heavy metal culture to remain unaffected by this process.
At this juncture, the festival hosts sessions that open up a discussion on the realities imposed by free-market dynamics and address the structural issues within the sector. Showcase festivals and band relationships, the managerial challenges faced by independent record labels, the economic bottlenecks caused by currency fluctuations, and fragile organisational structures are among the key topics.
The roles of women and minorities in music, alongside paradigm shifts within the industry, stand out as one of the most critical areas of discussion.
Participation from Turkey: A Small but Meaningful Footprint
Whilst listening to leading figures in their respective fields was enlightening, the presence of participants from Turkey on this platform was particularly encouraging. Taner Öztunbul took on the role of moderator for the ‘Currency Conflict’ session, whilst İbrahim Karakurt from Bosphorus Fest also had the opportunity to showcase his own organisation.
It was striking that Bosphorus Fest was designed to be a boutique reflection of Inferno, from its boat trips to its conference structure. This model holds the potential to be both intellectually and socially enriching for young audiences in Turkey.
Behind the Scenes: Workshops and Encounters
The drum workshop led by Charlie Koryn—known from bands such as Morbid Angel and Incantation—and the guitar sessions with Mayhem members Teloc and Ghul attracted a great deal of interest.
These encounters were intimate moments that revealed the multi-layered and profound personalities lying behind the colossal ‘personas’ we see on stage.
Inclusivity and Alternative Spaces
One of the festival’s standout features was its inclusion of events that challenged heavy metal’s established masculine—and at times sexist—image.
The Drag Music Contest, bingo night and Metal Music Fashion Show were not merely entertaining; they were also initiatives that brought to the fore realities often rendered invisible within the genre.
Exhibitions featuring works by artists—including the queer artist Kim Diaz Holm, whom I had previously spoken to—were open to visitors at The Hub throughout the festival. This selection, which brought together different disciplines with metal culture, complemented the organisation’s inclusive vision.
Live Performances: Expectations and Surprises
The headliners—Cult of Luna, Mayhem, Enslaved and Deicide—delivered powerful performances, just as expected. Although Cult of Luna’s line-up initially sparked some debate, their stage performance dispelled all doubts.
Mayhem, whom I saw a few weeks ago as part of the “Death Over Europe” tour, more than met expectations with a setlist drawn from different periods of their career. Necrobutcher’s calmer demeanour was also reflected in his rapport with the audience.
A special mention must be made of Ghul: the musician, who shared the stage not only with Mayhem but also with The Kovenant, adapted swiftly to Nagash’s complex compositions and delivered a remarkable performance.
Old Names, New Interpretations
Galder proved just how right his decision to leave Dimmu Borgir was with his performance as Old Man’s Child. It could be said that this concert turned into a special experience for those hearing tracks such as “Towards the Eternity” and “Born of the Flickering” live for the first time.
Samael, Primordial, The Kovenant and Der Weg Einer Freiheit were in top form. However, among the ‘underground’ bands, Kanonenfieber – the standout name of recent years – clearly stood out. With their powerful stage presence and theatrical style, they transported Oslo into the atmosphere of the First World War.
Discoveries and Personal Moments
The young Icelandic band Mùr caught the eye with a wide-ranging influence spanning from the Devin Townsend Project to Opeth, and on to Neurosis. The vocalist’s use of the keytar also added an extra dimension to the performance.
Whoredom Rife, meanwhile, provided one of the festival’s most striking moments for me. At concerts I usually watch with earplugs in, I found myself taking them out during “Beyond the Skies of God” to experience that moment directly. The intense connection between the stage and the audience was transforming into a collective trance.
For those open to new discoveries, Morax deserves a special mention. This project, a ‘one-man project’ by Remi, achieves an impressive power on stage with the right musicians.
We’ve previously touched upon some of the bands mentioned in this article in Zifir, which we produced together with İlksen Mavituna. We’re on air every Sunday night at 11:00 pm for you to discover much more. Until we meet again in another article on metal music culture.

